Şu aralar yazabilmek adına doğurmayı düşünüyorum. Hamile kalayım ki yeni bir blog açıp internet kullanıcısı her insanın çok da umrundaymışçasına geçirdiğim değişimi, duygusal hezeyanlarımı, aldığım beboli kıyafetlerini, KOCAMIN benim nazlarıma ve gereksiz aşermelerime katlanış şekilllerini, baby shower planlarını, arkadaşlarımın tepkilerini ve gittikçe amorf bir hal alan karnımın adım adım fotoğraflarını koyarak çok gerzek ama bana harika gelen bir sevimlilikle yazayım. En azından yazmış ve bir şekilde iki kelimeyi bir araya getirip cümle kurmuş olacağım.
Yazamıyorum çünkü, şu ara düşünce potansiyelimi televizyon üzerine yöneltmiş bulunuyorum. Uzun zamandır ihtiyacını hissettiğim sabah kuşağı kadın programlarına işsizliğin verdiği zaman neticesinde kavuşmuş bulunuyorum. Ve bu benim için son bir kaç yılın en mükemmel olayı oldu. Eksikliğini aslında hiç hissetmediğim (çünkü bolca sahibim) fakat üzerine koymanın zararını görmediğim sığlık ve düzlük kapasitesini yükseltmiş oldum. Hayattaki yüksek cazibe noktalarından birinin SIĞLIK ve DÜZLÜK olduğunu düşünüyorum. En azından bu benim için böyle. Bu kavramlar gerçek ve çıplak. El değmemiş ya da bozulmamış her türlü şey gibi ve hatta kirletme durumunun pek de mümkün olamayacağını düşündüğüm durumlar. Sığ bir şey çirkin yahut çiğ olabilir fakat kirlenemez, lekelenemez. Belki şu anda olduğu gibi MODA kisvesine sokularak ayağa düşebilir. Zira moda denen şey önce boklayıp ardından göğe çıkarılarak size satılan ve sizin de çoğunluk uygun gördüğü için kabul ettiğiniz bir şey. Örneğin bir kaç yıl öncesinde kurukafa denen simgenin çok sikko, itici, kimi yerde korkunç ve kötü kabul edildiği genel toplum anlayışı içinde, sadece Alexande McQueen tarafından desen şeklinde kullanılmasıyla hazır tekstil ürünleri üzerinde inanılmaz bir patlama yaşaması. Bu dev riyakarca ve gerzekçe davranış gibi ki ülkeye zaten 3-4 yıl sonra girmiş bir trend, aynı şey sığlık ve düzlük için şu dönem kullanılabilir. Resmen moda olmuş durumda. Yoksa gerçekten dünyayı kapatsınlar, zehirlesinler, bir şey yapsınlar. Bu mallık oranı canlılar için çok fazla.
Televizyon olmasaydı hayatım bence çok kötü olurdu. Televizyon olup da başta Flash Tv, Fox Tv ve diğer özel kanallar olmasaydı yarım yaşardım. Zihnimin ihtiyaç duyduğu sığlığın %90'ını aldığım ve beslediğim bu ulvi yayınlar bana kendimi zinde tutma ve hatta yaşadığımı idrak edebilme fırsatı veriyor. Sabah kuşağı mesela, mükemmel. Diğer ülkeleri bilemem. Ama uyruğunu taşıdığım yer kadınlığın en sığ halini sansürsüz yaşatabilen nadide bir toprak parçası. Kadın olma bilincini sadece annelik ve eş olma düzeyine indirgeyen, yemek yapmak, temizlik ve çocuklarla ilgilenmenin başlıca görev belletildiği, erkeklere karşı hep saygılı bir korku beslenmesinin şart olduğu, onlardan hayat boyu hep beş adım geride olduğunuzu size sabah kuşağı ile ekstra dikte ettiren dev sığ bir yer. Medya yolu ile manipüle etmenin ne demek olduğu gerçekten kanıtlanmış bir şey burada. Bu kadar iki yüzlü ve sikko insanların halkı oyalama ve yönlendirme taktikleri çok düz. Dünya alem tarafından gay olduğu bilinen ve burnu koko çanaklarından çıkmayan bir şarkıcının lezbiyen bir yabancı sunucuyu kınaması, sırf toplumda laf olmasın diye her hafta yeni biri ile imam nikahı yapıp iç rahatlığı ile takılan bir kadın şarkıcının kürtaj olan bir başka kadını eleştirmesi, kayınpederi yer altı alemlerinin en şahane tetikçisi ve tozucusu olan bir sunucunun dilinden allah kitap düşürmemesi ve üstüne üstlük insanlara sahabeleri gibi nasihat vermesi hayat boyu gezip de arasam bulamayacağım dozajda sığlık ve düzlük içeren şeyler. Bu nedenle televizyonu ve özellikle beşinci sınıf yayın yapan kanalların iflah olmaz bir sevicisiyim.
Benim için ana akım trendler çok saçma. Hayat benim için haberlerine kadar sitcom olan Flash ve Fox Tv arasında bir şey. Dört çizgili adidas, Posta Gazetesi, Tokai çakmak, çizgili ipek gömlek cebinden çıkmış uzun bir kırmızı L&M, Ganyan bayiisi, Metrobüs... gerçek ve simülasyon olmayan şeyler bunlar. Mesela Dilberay'ın sunduğu kader mahkumlarına yönelik program. Birebir her şeyin düşünüldüğü, emsalsiz bir koğuş dekorasyonuna imza atılmış, voltasından tutun da gardiyan tavırlarına kadar aynen her şeyin yansıtıldığı tek program. Oradaki insanlar gerçek. Dilberay gerçek. Bir akşam canlı yayında, "Ben hırsızların, torbacıların yatmasını değil; kadına şiddet uygulayanların, tecavüzcülerin yatmasını istiyorum" diyerek yanındaki ezik sunucunun betini benzini attırabilecek kadar gerçek. Kaç tane "halkın hastası" kadın ya da erkek kamera ünlüsü bu kadar açık ve net konuşuyor misal? Hiçbiri. İşte bu yüzden esas sığ olarak düşünülenler hiç de öyle olmamakla beraber mükemmel. Bir de kaliteli yayın politikası yürüttüğünü düşünen, yurtdışındaki bir diziyi alıp türk versiyonuna uyarlamaya çalışırken sırf iki erkek öpüşmesin de ahlaktan kuduran ülkede infial çıkmasın diye dalyarca muhabbetlere gark olan düzler düzü kanal var. Gerçek bir besin kaynağı, iflah olmaz bir sığlık.
Adonis, sex, meme, göt, moda, teknoloji, uzay. Bunlar cazibesiz şeyler. Çekim ve mükemmelliğin paratöneri, dozaj kulvarında altın vuruşa koşan sığlık ve düzlük. O kadar çok seviyorum ve beyin kıvrımlarıma ütü vurmuşçasına gerizekalı hissediyorum ki önümden televizyonumu alırlarsa hayat benim için bir ahır kıvamını alır. Bence yol yakınken herkes interneti bırakıp tv seyretmeli. Özellikle sabah kuşağı, öğleden sonra eş edindirme programları ve akşam yatmadan önce bir araba ya da o minvalde paraya denk ödül için maymunluk yapan-ne yazık ki bir gün üremeye karar verecek olan-çiftli programlar izlenmeli ve hakkı verilmeli. O kadar ki o programlarda yangın çıksa itfaiye arabalarının önüne bedenimi siper eder yine su göndertmem.
Sığlık güzeldir.
Sosayti
genelde cemiyeti suçlarım.
Mal
Ya bir şeyi hakikaten merak ediyorum. İnsanlar övünecek şeyleri nereden buluyorlar. Mesela aile kurumu ve çocuk. Dünya üzerinde işi ile övünenlerin yüzdesi ile bu yüzde kapışıyor. Yani herkesin iyi ya da kötü bir şekilde kotarabileceği şeyle neden övünüyorsun? Manyak mısın, işsiz misin? Herkes doğurup ebeveyn olabilir. İyi ya da kötü. Herkes bir iş kurup patron olabilir. İyi ya da kötü. Herkes evlenip bir eş olabilir. İyi ya da kötü. Bu kadar mı özgüvensiz ve kişiliksiz varlıklarsınız ki hayatta sığınabileceğiniz tek şey bunlar oluyor? Madem övünç kaynağı olmak istiyorsunuz bırakın etrafınızdaki insanlar sizi övsün.
Bunu yapanların %90'ı da gerçekten dünyalar başarısızı ve leş insanlar. Geberin ya.
Sonra neden kuruluyorsun oluyor. Kurulurum amına koyayım amma gerizekalısınız ya öf yanın.
Bunu yapanların %90'ı da gerçekten dünyalar başarısızı ve leş insanlar. Geberin ya.
Sonra neden kuruluyorsun oluyor. Kurulurum amına koyayım amma gerizekalısınız ya öf yanın.
Muhteşem dört yıl
Bugün 21 Aralık 2012. Dünya sona falan ermedi. Doğa savaşçısı Bülent Saraloğlu'nun bugün doğduğunu biliyor musunuz? Ben bilmiyordum ve açıkçası çok da umrumda değil. Bana ne. Bana mı doğdu? Bugünün daha da önemli olayı benim istifa etmem ve o arzuladığım overdose sabah kuşağı programlarına kavuşacak olmam. (Daha doğrusu 4 gün önce.)
Önemli çünkü uzun zamandır göt nahiyemdeki görünen kısmın rahatlık ve ferahlağından dolayı hiçbir eylemde bulunmuyordum. Eylemden kasıt ilerlemek ve GELİŞMEK. Zira beynim hala doğumumdaki gibi gıllicik ve boş. Dolabileceğini ise pek zannetmiyorum.
Bundan yıllar yıllar önce internet kirliliğine yeni bir öğe katmak amacıyla açtığım bir blog vardı. Sektöre (bu kelime çok gıcık) yeni giriş heyecanı ile dileklerimi ve ümitlerimi, kendi edindiğim izlenimler doğrultusunda paylaşarak küçük bir köle tarzında yine mutsuz fakat başına geleceklerden habersiz yazmışım ve yazmışım. Bazan okuyorum da gülmek için farklı organlara ihtiyaç duyuyorum. Bunun yanı sıra biraz da hüzün vuku buluyor. Bir gencin hayatını karartmak hiç de zor değil cidden.
Çalıştığım alan "reklam" adındaki zaten eğreti olup da T.C. topraklarında daha da şekilsizleşen güzide bir alan. Şimdi popüleritesini kısmen kaybetse de bundan birkaç sene öncesinde "çok cool" ve "yaratıcı" bulunan bir şey. Fakat hayat nasıl ki herkese göre eşit olmayıp bazılarına göre fazlaca ve bedavadan eşitse yine her meslekde olduğu gibi bunda da hiç göründüğü gibi değil. En başından beri neyin içinde ve neden olduğumu düşünüp düşünüp kendimi yiyerek, çoğu zaman nefret ederek ama en bol bela okuyarak şu güne gelmeye çalıştım. İşi en başından alırsak, seçerek bulunduğum yer hiçbir zaman olmadı. Üniversite sınavlarında devamlı sıçan ve bunun üzerine anne tavsiyesi ile özel kursumsu bir programa katılarak 1,5-2 yıl reklam eğitimi gören, derslere girmek yerine orada burada dolanan, tek şansımın Yelda Karataş olduğu ve son aylarda sikindirik bir ödev ile grafik hocasının gözüne girerek onun ajansında staja başlayan bir garibanım. Aklımda reklama dair hiçbir istek olmamasına rağmen mal mal gidip geldim. Her daim her işin metin kısmından yana olsam da bir şekilde gerizekalı gibi tasarım kısmına ötelendim. Yaptıkça sevemedim, sevemedikçe de yapamadım. Kimi zaman egzama çıkardım kimi zaman hırstan çocuk doğurdum ve hep BEN EDEBİYATÇILIK SEVERİM, RESİMCİLİK SEVERİM diyerek aslında benden bir sikim olmayacağını kanıtladım. Tabii bir ara babamın arkadaşlığı sebebi ile Zafer Kakınç (pitmanlerimden biri galiba, adamı hala unutamamışım) adlı şahsın yanına gidip görüşerek "yazar mı? hah! baban da zengin biri değil kızım ne bu hayaller?" tokadı ile ağlayarak eve geldim. Sonuç olarak hala burada, 3-4 yıla yakındır işin dijital kısmında ekmeğimi kazanıp yiyemeden aç kalıyorum. Ama bu problem değil.
Esas problem insanlar ve bu alanı mesken edinip eline göre çeviren rockstarlar, şartlar ve yine insanlar. Bunlardan tek tek bahsedip tekrardan sinirimi, asabımı dürüp dürüp kıçıma sokamayacağım. Bugün kişi başına ortalama düşen reklamcı arkadaş sayısı %37947385794 leri bulduğu için herkesin az çok bu konuda bir fikri var. Eğer her yola gelemiyorsanız, insanların 26-30 yaşlarında kendi çaplarında yaşadığı çılgınlığı zaten ergenliğinizde fazlasıyla tüketmiş ve bir tura daha gerek duymuyorsanız, her koşulda bir üstünüzün kaprislerini ve olmamış yaratım sancılarını çekemeyip dilinizi bir faraş gibi götü üzerinde yellendiremiyorsanız bu sektör içinde yer edinmek fazlasıyla zor. Bir de işin eğitim kısmındaki alaylı ve okullu tartışması ise insanların cahillikleri içinde bile derine inemeyip sığlığını su bazında kullandığının tasdiki.
İşte tüm bu nedenlerden ve hatta fazlasından dolayı bu sekötrü sevmiyorum, sevemiyorum. Diğer meslekler çok mu iyi? Tabii ki hayır. Çalışmak denen olay zaten başlı başına insan haklarına aykırı bir durum iken sadece reklamdan yana dert yanıp şebermeyeceğim. Herkesin tuttuğu kendine yani. Ve hatta her şeyin acısını YİYEN BİLİR.
İşte böyle böyle, iki yıl sonunda son çalıştığım yere, başka bir yer bulmadan istifamı verdim. Son 4 gündür devamlı "risk aldın, yeni yer bulmalıydın, naptınabi sen?, nasıl geçineceksin? çok sıkılacaksın, depresyona gireceksin... vs. vs." cümleleri ile başbaşa bir hayat geçiriyorum. Fakat kimsenin aklına NEDEN DELİRDİN ABİSİNİN? sorusu nedense gelmiyor. O kadar ağlayan adamlar, nedense istifasını verme noktasındayken bir anda işini çok seviyor. Eminim götleri yemediğinden değildir, haklı sebepleri vardır...
Bu amına kodumun ülkesinde kazandığın para ve götten uydurma vasfın oranında adam yerine konduğun için kişiliğinin ve düşüncelerinin zerre önemi yok. Şu andan itibaren toplum gözünde İŞSİZ, FAKİR, BOŞ ve de BELEŞ biriyim. Ta ki yeni bir ajansa girip yine para karşılığı tümörlerimin sayısını arttırana dek. Her ne kadar bu sektörde çalışmak istemesem de 4s kuralına uyarak dönüp dolaşıp tam da o bahsettiğim konumda olacağım. Çünkü yapabileceğim başka hiçbir yetim yok. Bu da böyle ne emmeye ne de gömmeye gelen bir insanın isyan çığlıkları.
Her ne kadar hafiflesem de bir yandan kafamın içi 3 tanesi 10 liralık ihraç fazlası mal tezgahı gibi ve bugün dünyanın bitmemesine ölesiye üzülüyorum. Aslında demek istediğim buydu. Bugün çok üzüldüm çünkü dünya bitmedi. Geriye kalan her şey öylesine bir anlığına çıktı.
Osurmak gibi. Çıktı ve leş bir koku bırakarak etrafa dağıldı.
Bana para verin.
Önemli çünkü uzun zamandır göt nahiyemdeki görünen kısmın rahatlık ve ferahlağından dolayı hiçbir eylemde bulunmuyordum. Eylemden kasıt ilerlemek ve GELİŞMEK. Zira beynim hala doğumumdaki gibi gıllicik ve boş. Dolabileceğini ise pek zannetmiyorum.
Bundan yıllar yıllar önce internet kirliliğine yeni bir öğe katmak amacıyla açtığım bir blog vardı. Sektöre (bu kelime çok gıcık) yeni giriş heyecanı ile dileklerimi ve ümitlerimi, kendi edindiğim izlenimler doğrultusunda paylaşarak küçük bir köle tarzında yine mutsuz fakat başına geleceklerden habersiz yazmışım ve yazmışım. Bazan okuyorum da gülmek için farklı organlara ihtiyaç duyuyorum. Bunun yanı sıra biraz da hüzün vuku buluyor. Bir gencin hayatını karartmak hiç de zor değil cidden.
Çalıştığım alan "reklam" adındaki zaten eğreti olup da T.C. topraklarında daha da şekilsizleşen güzide bir alan. Şimdi popüleritesini kısmen kaybetse de bundan birkaç sene öncesinde "çok cool" ve "yaratıcı" bulunan bir şey. Fakat hayat nasıl ki herkese göre eşit olmayıp bazılarına göre fazlaca ve bedavadan eşitse yine her meslekde olduğu gibi bunda da hiç göründüğü gibi değil. En başından beri neyin içinde ve neden olduğumu düşünüp düşünüp kendimi yiyerek, çoğu zaman nefret ederek ama en bol bela okuyarak şu güne gelmeye çalıştım. İşi en başından alırsak, seçerek bulunduğum yer hiçbir zaman olmadı. Üniversite sınavlarında devamlı sıçan ve bunun üzerine anne tavsiyesi ile özel kursumsu bir programa katılarak 1,5-2 yıl reklam eğitimi gören, derslere girmek yerine orada burada dolanan, tek şansımın Yelda Karataş olduğu ve son aylarda sikindirik bir ödev ile grafik hocasının gözüne girerek onun ajansında staja başlayan bir garibanım. Aklımda reklama dair hiçbir istek olmamasına rağmen mal mal gidip geldim. Her daim her işin metin kısmından yana olsam da bir şekilde gerizekalı gibi tasarım kısmına ötelendim. Yaptıkça sevemedim, sevemedikçe de yapamadım. Kimi zaman egzama çıkardım kimi zaman hırstan çocuk doğurdum ve hep BEN EDEBİYATÇILIK SEVERİM, RESİMCİLİK SEVERİM diyerek aslında benden bir sikim olmayacağını kanıtladım. Tabii bir ara babamın arkadaşlığı sebebi ile Zafer Kakınç (pitmanlerimden biri galiba, adamı hala unutamamışım) adlı şahsın yanına gidip görüşerek "yazar mı? hah! baban da zengin biri değil kızım ne bu hayaller?" tokadı ile ağlayarak eve geldim. Sonuç olarak hala burada, 3-4 yıla yakındır işin dijital kısmında ekmeğimi kazanıp yiyemeden aç kalıyorum. Ama bu problem değil.
Esas problem insanlar ve bu alanı mesken edinip eline göre çeviren rockstarlar, şartlar ve yine insanlar. Bunlardan tek tek bahsedip tekrardan sinirimi, asabımı dürüp dürüp kıçıma sokamayacağım. Bugün kişi başına ortalama düşen reklamcı arkadaş sayısı %37947385794 leri bulduğu için herkesin az çok bu konuda bir fikri var. Eğer her yola gelemiyorsanız, insanların 26-30 yaşlarında kendi çaplarında yaşadığı çılgınlığı zaten ergenliğinizde fazlasıyla tüketmiş ve bir tura daha gerek duymuyorsanız, her koşulda bir üstünüzün kaprislerini ve olmamış yaratım sancılarını çekemeyip dilinizi bir faraş gibi götü üzerinde yellendiremiyorsanız bu sektör içinde yer edinmek fazlasıyla zor. Bir de işin eğitim kısmındaki alaylı ve okullu tartışması ise insanların cahillikleri içinde bile derine inemeyip sığlığını su bazında kullandığının tasdiki.
İşte tüm bu nedenlerden ve hatta fazlasından dolayı bu sekötrü sevmiyorum, sevemiyorum. Diğer meslekler çok mu iyi? Tabii ki hayır. Çalışmak denen olay zaten başlı başına insan haklarına aykırı bir durum iken sadece reklamdan yana dert yanıp şebermeyeceğim. Herkesin tuttuğu kendine yani. Ve hatta her şeyin acısını YİYEN BİLİR.
İşte böyle böyle, iki yıl sonunda son çalıştığım yere, başka bir yer bulmadan istifamı verdim. Son 4 gündür devamlı "risk aldın, yeni yer bulmalıydın, naptınabi sen?, nasıl geçineceksin? çok sıkılacaksın, depresyona gireceksin... vs. vs." cümleleri ile başbaşa bir hayat geçiriyorum. Fakat kimsenin aklına NEDEN DELİRDİN ABİSİNİN? sorusu nedense gelmiyor. O kadar ağlayan adamlar, nedense istifasını verme noktasındayken bir anda işini çok seviyor. Eminim götleri yemediğinden değildir, haklı sebepleri vardır...
Bu amına kodumun ülkesinde kazandığın para ve götten uydurma vasfın oranında adam yerine konduğun için kişiliğinin ve düşüncelerinin zerre önemi yok. Şu andan itibaren toplum gözünde İŞSİZ, FAKİR, BOŞ ve de BELEŞ biriyim. Ta ki yeni bir ajansa girip yine para karşılığı tümörlerimin sayısını arttırana dek. Her ne kadar bu sektörde çalışmak istemesem de 4s kuralına uyarak dönüp dolaşıp tam da o bahsettiğim konumda olacağım. Çünkü yapabileceğim başka hiçbir yetim yok. Bu da böyle ne emmeye ne de gömmeye gelen bir insanın isyan çığlıkları.
Her ne kadar hafiflesem de bir yandan kafamın içi 3 tanesi 10 liralık ihraç fazlası mal tezgahı gibi ve bugün dünyanın bitmemesine ölesiye üzülüyorum. Aslında demek istediğim buydu. Bugün çok üzüldüm çünkü dünya bitmedi. Geriye kalan her şey öylesine bir anlığına çıktı.
Osurmak gibi. Çıktı ve leş bir koku bırakarak etrafa dağıldı.
Bana para verin.
Hastalık
Bu ülkenin diye başlayan bir genelleme yapmayı hiç istemezdim. Zira ülke normlarını son safhasında yaşamayan bir yerde durup, yarı entel-yarı aydın duruş üstüne atılmış bir çimdik kibire sahip değilim. Farklı kibirlerim var. Herkes gibi ve hiçbiriyim. Ayrıca haddim değil.
Had demişken, o genellemeye girip kimden neden dilediğimi bilemediğim bir afla beraber, bu ülkenin had ile, sınırlar ile, özgüven ile, evrim ile ve hayvanlar ile ilgili nesiller boyu atılamayacak şekilde problemleri var.
Çünkü dünya kocaman bir ganyan bayiisi. T.C. onun ehlileşememiş karakterdeki hala daha anal ve oral problemleri olan, bunu kabullenemeyen, etrafına testosteron saçıp kıl dökmekten başka bir işe yaramayan ve bu nedenle de bayii içinde oynadığı ata en fazla anıran bireyi.
Böyle bir yerde kendi ırkından yani insan olan ve bundan nasibini almasını beklediğin herkesin o altyapısız iğrenç özgüveni, kibar davranıldıkça ve saygı çerçevesini asla indirmedikçe coşan zavallı egosu, hadsizliğini medeniyetin en önemli kuralıymışçasına bir tavır olarak takınan ve böyle böyle ilerlediğine inanan cahilliği o kadar ama o kadar normal ki doğuştan bir genetik kod olarak ilerleyip siz köpek çekene kadar dünyanın sonuna doğru varolacak "küçük bir şey". İnsanlar köpek yerine konmayı o kadar şiddetli seviyor ki bir lider, bir baba, bir diktatör ihtiyacı bu harikalar ülkesinde yara falan değil, büyük bir ihtiyaç. Güdülmeye duyulan bu özlem ve ihtiyaç, yeryüzünde her türlü puştluğu çevirip kafalarını gökyüzüne dikerek af diledikleri tanrılarının merhametine duydukları ihtiyaç kadar gerekli.
Çoğunluk nedir? Çoğunluk, öğretilmiş her türlü iyiliği, sırf bonus kazanmak için koşturan bir Mario gibi amel defterlerine sevap kazandırmak için yapıp en derinlerinde kaynar halde duran kötülükten uzak durduğunu sanan iki ayak üzerinde durabilmeyi -sadece onu- başarmış koyunlar. Topluma uyum sağlamak için azınlıkta susup kalabalık içinde fısıldaşan ve bununla yetinmeyerek paçalarından akan riyakarlığı temizleyemeyen zavallı, evrimi durmuş organizmalar zinciri. Olmamışlığını bildiği, yine hastalıklılar tarafından hasta şekilde büyümüş, bunun hemen hemen farkında olup kapamak için dışarıya fokusladığı gözleri ile gördüklerini üzerine giydirememiş beyin emiciler.
Oysa hayat başkaları için kendi dünyalarında huzur ve barışmaya yönelik bir alışverişken, rahimden mezara dorğu aldığımız yolda bizim hesaplaşmalar dışında boğuşmamız gereken tonlarca yük var. İçine doğmamız gereken kabı seçemediğimiz gibi ne yazık ki savaşmak zorunda olduğumuz -kendimizce bellediğimiz- düşmanı da seçebilme gibi bir lüksümüz yok. İstemeden içinde bulunduğumuz bu kabın cıva gibi şeklini alırken bir kısım, gökyüzünden medet umup ilerisi -ölüm sonrası-için toprak ağalığını, derebeyliğini garantilemeye çalışırken diğer kısım, etrafına bakıp kendini araya katabileceği topluluğunu arıyor: her iki şekilde de çürük bedene ekilmiş umut tomurcukları patlayıp anlık rahatlama sağlanabiliyor. Olan yine ölüm ve kalımda da tek üretiminin beyaz kurtçuklar olduğunu bilene oluyor. Mide bulantısı, baş dönmesi.
Sadece T.C. ile sınırlı kalmayıp gezegenin her karışına kendini gömmüş insanlığın kapsamlı detayını yazmak yaşayıp göremedikten sonra çok zor ne yazık ki. Yaşadığım bu hastalıklı yerde, yine hastalıklılar tarafından büyütülüp hastalar güruhundan biri olarak, ilerleyen salgını durdurabilmenin çaresi yok. Belki veba gibi hepimizi bir çukura atıp yakmak tek yol. Yine varoluştan kaynaklı "yaşam seviciliği" yüzünden ve umut denen şeyin aslında vesvese olup kulakları kemirmesinden ötürü bu sadece bir "faşizm, anti-hümanizm, ruh hastalığı".
Yaşadığım yerden, beraber hasta olduğum insanların çoğundan ve başta kendimden tiksinmekten tiksiniyorum.
Elimden de başka bir şey gelmiyor.
Anca yazıyorum, beş para etmiyor.
Had demişken, o genellemeye girip kimden neden dilediğimi bilemediğim bir afla beraber, bu ülkenin had ile, sınırlar ile, özgüven ile, evrim ile ve hayvanlar ile ilgili nesiller boyu atılamayacak şekilde problemleri var.
Çünkü dünya kocaman bir ganyan bayiisi. T.C. onun ehlileşememiş karakterdeki hala daha anal ve oral problemleri olan, bunu kabullenemeyen, etrafına testosteron saçıp kıl dökmekten başka bir işe yaramayan ve bu nedenle de bayii içinde oynadığı ata en fazla anıran bireyi.
Böyle bir yerde kendi ırkından yani insan olan ve bundan nasibini almasını beklediğin herkesin o altyapısız iğrenç özgüveni, kibar davranıldıkça ve saygı çerçevesini asla indirmedikçe coşan zavallı egosu, hadsizliğini medeniyetin en önemli kuralıymışçasına bir tavır olarak takınan ve böyle böyle ilerlediğine inanan cahilliği o kadar ama o kadar normal ki doğuştan bir genetik kod olarak ilerleyip siz köpek çekene kadar dünyanın sonuna doğru varolacak "küçük bir şey". İnsanlar köpek yerine konmayı o kadar şiddetli seviyor ki bir lider, bir baba, bir diktatör ihtiyacı bu harikalar ülkesinde yara falan değil, büyük bir ihtiyaç. Güdülmeye duyulan bu özlem ve ihtiyaç, yeryüzünde her türlü puştluğu çevirip kafalarını gökyüzüne dikerek af diledikleri tanrılarının merhametine duydukları ihtiyaç kadar gerekli.
Çoğunluk nedir? Çoğunluk, öğretilmiş her türlü iyiliği, sırf bonus kazanmak için koşturan bir Mario gibi amel defterlerine sevap kazandırmak için yapıp en derinlerinde kaynar halde duran kötülükten uzak durduğunu sanan iki ayak üzerinde durabilmeyi -sadece onu- başarmış koyunlar. Topluma uyum sağlamak için azınlıkta susup kalabalık içinde fısıldaşan ve bununla yetinmeyerek paçalarından akan riyakarlığı temizleyemeyen zavallı, evrimi durmuş organizmalar zinciri. Olmamışlığını bildiği, yine hastalıklılar tarafından hasta şekilde büyümüş, bunun hemen hemen farkında olup kapamak için dışarıya fokusladığı gözleri ile gördüklerini üzerine giydirememiş beyin emiciler.
Oysa hayat başkaları için kendi dünyalarında huzur ve barışmaya yönelik bir alışverişken, rahimden mezara dorğu aldığımız yolda bizim hesaplaşmalar dışında boğuşmamız gereken tonlarca yük var. İçine doğmamız gereken kabı seçemediğimiz gibi ne yazık ki savaşmak zorunda olduğumuz -kendimizce bellediğimiz- düşmanı da seçebilme gibi bir lüksümüz yok. İstemeden içinde bulunduğumuz bu kabın cıva gibi şeklini alırken bir kısım, gökyüzünden medet umup ilerisi -ölüm sonrası-için toprak ağalığını, derebeyliğini garantilemeye çalışırken diğer kısım, etrafına bakıp kendini araya katabileceği topluluğunu arıyor: her iki şekilde de çürük bedene ekilmiş umut tomurcukları patlayıp anlık rahatlama sağlanabiliyor. Olan yine ölüm ve kalımda da tek üretiminin beyaz kurtçuklar olduğunu bilene oluyor. Mide bulantısı, baş dönmesi.
Sadece T.C. ile sınırlı kalmayıp gezegenin her karışına kendini gömmüş insanlığın kapsamlı detayını yazmak yaşayıp göremedikten sonra çok zor ne yazık ki. Yaşadığım bu hastalıklı yerde, yine hastalıklılar tarafından büyütülüp hastalar güruhundan biri olarak, ilerleyen salgını durdurabilmenin çaresi yok. Belki veba gibi hepimizi bir çukura atıp yakmak tek yol. Yine varoluştan kaynaklı "yaşam seviciliği" yüzünden ve umut denen şeyin aslında vesvese olup kulakları kemirmesinden ötürü bu sadece bir "faşizm, anti-hümanizm, ruh hastalığı".
Yaşadığım yerden, beraber hasta olduğum insanların çoğundan ve başta kendimden tiksinmekten tiksiniyorum.
Elimden de başka bir şey gelmiyor.
Anca yazıyorum, beş para etmiyor.
AWM
AVMler, kapitalizmin ufak yavrularından biri, esnaflığın post kategorisinde moderniteye uydurulmuş mikro bir odası.
AWler, elin "attention whore" kavramı, bizim karşılamamız ile "ilgi budalası". Yeryüzünde yeteri kadar ilgi toplayamadığı, bunu fiziken yahut düşünsel kıvamda yerine getiremediği, bu yüzden belli bir topluluğa ulaşabildiği sanal ve gerçek hayatta devamlı çığıran, ben buradayım diye olumlu ya da olumsuz bir şekilde bağıran şahıs, kişi.
AVMler sikko yerler, yıkılsın.
AWler çabalayan ve emekçi insanlar, beyin sahibi olsun.
Zaman dönüşüm, tasarruf ve kullanım pratikliği zamanı. Bu nedenle AVMler yıkılıp yerine AWMler kurulsun. Herkes birbirini daha iyi pohpohlasın, kimin eli kimin götünde fink atıyor, kaç kişi kendini teşhir etmekle kalmayıp sermayeye katkı sağlıyor bilinsin ki sıcak bir el şefkati, sevimli ve içten bir onaylanma kelamı tüm bünyelerde vuku bulsun.
Yaşadığımız gezegen, Dünya'dan, daha büyük gezegenler ve sistem için milyarlarca yıldız vs var iken kendini bu derece önemli gören, öldükten sonra ne yazık ki yakılamayıp toprak altında en fazla üreteceği şey kurt olan sevgili insan soydaşlarım, bir gerçek var ki çok can alıp ciğerlere kor alevler düşürüyor,
NE OLDUĞUMUZ VE NEYE SAHİP OLDUĞUMUZ KİMSEYİ İLGİLENDİRMİYOR :(
ÜZGÜNÜM, ÇOK ÜZGÜNÜM.
AWler, elin "attention whore" kavramı, bizim karşılamamız ile "ilgi budalası". Yeryüzünde yeteri kadar ilgi toplayamadığı, bunu fiziken yahut düşünsel kıvamda yerine getiremediği, bu yüzden belli bir topluluğa ulaşabildiği sanal ve gerçek hayatta devamlı çığıran, ben buradayım diye olumlu ya da olumsuz bir şekilde bağıran şahıs, kişi.
AVMler sikko yerler, yıkılsın.
AWler çabalayan ve emekçi insanlar, beyin sahibi olsun.
Zaman dönüşüm, tasarruf ve kullanım pratikliği zamanı. Bu nedenle AVMler yıkılıp yerine AWMler kurulsun. Herkes birbirini daha iyi pohpohlasın, kimin eli kimin götünde fink atıyor, kaç kişi kendini teşhir etmekle kalmayıp sermayeye katkı sağlıyor bilinsin ki sıcak bir el şefkati, sevimli ve içten bir onaylanma kelamı tüm bünyelerde vuku bulsun.
Yaşadığımız gezegen, Dünya'dan, daha büyük gezegenler ve sistem için milyarlarca yıldız vs var iken kendini bu derece önemli gören, öldükten sonra ne yazık ki yakılamayıp toprak altında en fazla üreteceği şey kurt olan sevgili insan soydaşlarım, bir gerçek var ki çok can alıp ciğerlere kor alevler düşürüyor,
NE OLDUĞUMUZ VE NEYE SAHİP OLDUĞUMUZ KİMSEYİ İLGİLENDİRMİYOR :(
ÜZGÜNÜM, ÇOK ÜZGÜNÜM.
Hüviyet
Ve bana gelirsek dostlarım,
(diğerleri ile beraber) Birinin kıçından salınıp da, zamanın on iki köşesine birden çarpa çarpa parçacıklara bölünerek yok olmayı bekleyen bir osuruk gibiyim. Hem kokusuz hem de sessiz: dikkat dahilinde değil.
Kelimesi kelimesine, sıfat üstüne sıfat niteliğinde, tam olarak bu.
Ve sizi uyarmama izin verin lütfen, "Osuruğa gülenin osuruk kadar aklı yoktur."
Hepimiz aynı götün yolcularıyız ziyadesi ile.
(diğerleri ile beraber) Birinin kıçından salınıp da, zamanın on iki köşesine birden çarpa çarpa parçacıklara bölünerek yok olmayı bekleyen bir osuruk gibiyim. Hem kokusuz hem de sessiz: dikkat dahilinde değil.
Kelimesi kelimesine, sıfat üstüne sıfat niteliğinde, tam olarak bu.
Ve sizi uyarmama izin verin lütfen, "Osuruğa gülenin osuruk kadar aklı yoktur."
Hepimiz aynı götün yolcularıyız ziyadesi ile.
Y2K, Edebiyat ve Bizim Çocuklar
(Önsöz) Merhaba.
Bugün konumuz edebiyat. Yeni teknolojik çağımız ile beraber gelişen ve her şekilde bir cıva gibi bulunduğu kalıba uyum sağlayan son sürüm edebiyattan bahsediyorum. Antik çağın kadim el yazmalarından, sanayi devriminin makine gücüne dayalı matbuatlarına; korsan kitaplara yönelimden günümüz e-booklarına uzanan edebiyat. Ancak beş dakikasına gücüm yeten bir beyin fırtınası sonucu bunun ilk örneğinin hesap makinelerinde vuku bulduğunu tahmin ediyorum. Öyle ki rakamlarla yazılan LEBLEBİ ve bunu kabaran göğüsü ile etrafındakilere gösteren magnum opus sahipleri bu türün ilk yazarları olma ünvanına sahipler diyebiliriz. Ardından hepimizi fetheden cep telefonlarının MMS bölümlerinde, özellikle de ileriki versiyonlarında hizmetimize sunulmuş "tuşlarla çizim özelliği" yine bu edebiyatı tetikleyen ve şekillendiren unsurlardan biridir. (En yakın arkadaşımın uğraşısı sonucu Dissection logosu yapmışlığı var. Şahidim.) Her ne kadar bu son örnek daha çok grafik ile ascii sanatı karışımı olsa da edebiyata da uzak bir köşeden göz kırpmıyor değil. İşin internet kısmında ise bu "ilk"liği bir zamanların vazgeçilmezi ve unutulmazı, mail kutularının hezeyanı, şarkılı ve liriksel Powerpoint sunumları almıştır. Oysa ki ilerleyen dönemlerde paylaşım platformlarının kullanım alanının genişlemekten delirmesi ile bu çalışmalar tarihin teknolojik çöplüğünde yok olup gidecektir.
Günümüzde ise durum biraz daha komplike vaziyette. Özellikle Facebook adlı platformun tüm hücrelerimize entegre olması ile beraber insanların kendilerine ait bir alana sahip olma ve paylaştığı her içeriği izleyen takipçilere hakim olma bilinci, onların içindeki -hazırda zaten çıkmayı bekleyen- gizli şair, yazar, sanatçı, tokatçı, ayarmatörün fışkırmasına olanak sağladı. Ne yazık ki bugün, dört bir tarafı akrabalar ve tanışlarla etten bir duvara hapsolmuş facebook profilimizde halamızın, amcamızın ve hatta ana-babamızın bile içindeki aforizmaperverlik beynimizin kıvrımlarını zorlayarak bize "ÇOK AĞIR" sinyalini verdirmekte. (Zira benimki öyle.)
Bu vesile ile aslında overrated olan bu konudan tarihe ders olacak nitelikte bir örnek vermek, günümüzde adı word of mouth marketing'e dönüşen, dillerden dillere akşolan destanların kulağını çınlatmak boynumun borcu oldu. Aşağıda örneğini okuyacağınız denemenin bir kısmı kan transfüzyonuna beni inandıran akrabalarım ve facebook profilinde daha çok arkadaş edinmek amacı ile beni ekleyen yahut yıllardır görmediğim, görsem dahi en fazla on dakika süren muhabbetlere gark olabildiğim tanışlarımın profillerinden birer kuple aforizma alınarak hiçbir imlaya ve yazıma dokunulmadan hazırlanıp tarihin paslı teknolojisine sunulmuştur.
Yer yer mutluluk, çoğu zaman isyan, genel olarak sitem, bolca seksizm ve Yılmaz Özdil tandanslı memleket görüşüne bulanmış bu yazını keyifle okumanızı dilerken hayattan soğumanızı dilememem. Fakat ne yalan söyleyeyim, soğuyacaksınız.
Teşekkürler.
---------------------- o ------------------------
Dijital Aforizma Kolektifi- I
Bazılarına birkaç beden büyük gelir benım laflarım, ama olsun önümüzdeki senelerde de giydiririm. Aldatmak hata değildir!!!! Çünkü kimse yanlışlıkla soyunup sevişmez.... Başkalarını güldürmeyi seven insanlar, her gece ağlayanlardır aslında. Sorsak ikimiz de maviydik; ama birimiz deniz, birimiz gökyüzü... Anlatabildim mi? Gölgene lafım yok! O'da seni adam sanıp peşinden geliyor işte! Acı mühim değil, umut yoruyor insanı. Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim, yola mağrur uzanan gölgesini çiğnedim. Kokusunu Kendinden Önce Getireni Değil, Giderken Bana Bırakanı Severim... Karakterim ve tavrımı birbirine karıştırmayınız. Karakterim kim olduğumla ilgilidir; Tavrım "sizin" kim oldugunuzla...
HER GİDENİN ARDINDAN ZATEN OROSPUYDU DİYEREK AVUTUR KENDİNİ GÖNÜL KERHANESİNİN HAS PEZEVENKLERİ!! Önünden geçen her kızın kalçalarına bakana kadar; arada bir açıp kendininkine bak. ''Bir kadınla bir ömür geçirecek g*t var mı bende" diye. DÜN HAYATIMA DAHİL ETTİKLERİM, BENİ BİLEMEDİNİZ...BİR BEN DAHA VAR BENDE, BENDEN İÇERİ....GERÇEĞİM ODUR, GÖRÜNTÜDÜR DİĞERİ....Bazen Uzun Cümleler Kurarsın ;Anlayan Olmaz.. Sonra Tutar Bir Nokta Koyarsın ; Duymayan Kalmaz ....!! Bilmezden gelişim, aptala yatışım kaybetme korkumdan değil; karşımdakilerin yalan söyleme potansiyellerine olan merakımdandı. İnsanoğlu Garip; değer Veriyorsun Götü Kalkıyor Verdiğin Değeri Geri Alıyorsun Göt Gibi Kalıyor... O Beni Herhalde Sevmiş! Oysa Ben Onu Her Halde Sevmiştim. Belkide sen haklısın gitmek en kolayıdır aslında; ama gittiğin yerde aradığını bulamazsan, dönmek koymazmı insana.... İtına ıle INSANLIK dersı verılır....!BİLELİM VE FETHEDELİM, HER NE OLURSA.... DÜN HAYATIMA DAHİL ETTİKLERİM, BENİ BİLEMEDİNİZ...BİR BEN DAHA VAR BENDE, BENDEN İÇERİ....GERÇEĞİM ODUR, GÖRÜNTÜDÜR DİĞERİ.... Mutluluqu sende bulan senindir! ötesi misafir... Seni özel kılan; sevdiğin değil,SEVGİN! Acı seni daha güçlü yapar. Korku seni daha cesur. Kırık bir kalp ise seni daha akıllı yapar!... Canını yakan birini neden özler ki insan.. Aklıma koysam aşıyorsun, Gönlüme koysam taşıyorsun..! Öperken kokusunu içine çektiysen..Özlerken burnunun direği sızlar..!!
Ve usulca fısıldadı zaman. Bana bırak..!!
Hangi limana demir attıysak, götü başı oynadı martıların... Ederinden fazla değer soytarıyı kral eder... Birine verilebilecek en büyük cezadır görmezden gelmek... Ayıya dayı demek kolay muhim olan para için öküze aşkım dememek.
Sadık bir arkadaş, on bin akrabaya bedeldir. Kendimi bildiğimden beri doğru olduğuna inandığım şeyler için kendim dahil herkesle uğraştım; uğraşmaya devam ediyorum ve yaşadığım sürece de uğraşmaya devam edeceğim. VATANI SAVUNANLARA CEZA VERİLİYORSA EĞER, HEPİMİZ CEZA ÖDEMEYE HAZIRIZ.. Kafa nereye biz oraya...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
